8 Mart 2017

"ŞEFKAT KAHRAMANLARI"

KADIN VE ANNE

"ŞEFKAT KAHRAMANLARI"

İslâmiyet’ten önce bir mal gibi alınıp satılabilen, diri diri toprağa gömülen kadın Kur’an’la beraber gelen İslâm dini birlikte hakkı olan değere kavuşmuştur.
Kur’ân’ın getirdiği İslam Medeniyetinden önce insan yerine konulmayan hatta aşağılanan "KADIN" ve kız çocuğu sahibi olmasıyla  kendini aşağılanmış ve toplum içine çıkamayacak bir durumda gören bir "BABA"; Kur’ân’ın getirdiği İslam Medeniyetiyle beraber "ŞEREFLİ BİR DEĞER" olarak toplumsal hayata katılmışlardır.
Peygamberimiz (SAV) kadınlara dini öğrenmeleri, sorularına cevap bulabilmeleri için talepleri üzerine özel bir gün ayırmış ve onların sorunlarıyla birebir ilgilenmiştir. Bu konuda Peygamberimiz (SAV)’in hanımı Hz. Aişe vasıtasıyla her türlü sorunlar çözüme kavuşturulmuştur. Böylece kadınların ilim noktasında yetişmeleri temin edilmiştir. Kadınlar Mescid-i Nebevi’de ibadet hayatına, düğün, bayram gibi olaylara da katılmışlardır.

MEKKE VE MEDİNE’DE KADIN SAHABELER

Hz. Ömer (ra) İslâm’dan önce ve sonrasında kadının toplumdaki yerini anlayabileceğimiz bir tabloyu şöyle anlatıyor: “Vallahi biz cahiliye çağında kadınları hiçbir işte hesaba almazdık. Yüce Allah onlar hakkında indirdiğini indirinceye ve kendilerine verdiği payı verinceye kadar, biz Kureyş cemaati kadınlara hâkim durumda bir kavim idik. Medine’ye geldiğimiz zaman, orada bir kavim bulduk ki, kadınları onlara hâkim durumda bulunuyorlar.”
Medine’de kadınlar için öylesine bir hürriyet ortamı varmış ki, Hz. Ömer (ra) sözlerinin devamında “Nihayet bizim kadınlarımız da onların kadınlarından öğrenerek bize tahakküme başladılar” diye yakınıyordu.

İSLÂMDA KADININ HUKUKU

Kur’ân’ın getirdiği İslam Medeniyetinin kadınlara getirdiği haklar ana hatlarıyla belirtilecek olursa;
1. Kur’ân’ın getirdiği İslam Medeniyetinde “KUL” olarak kadın ve erkek bazen birlikte ifade edilmiş(ey insanlar, ey iman edenler) bazen de ayrı ayrı ifade edilmiştir(iman eden erkekler, iman eden kadınlar). Ancak her halde kadın da erkek de kuldur.  Allah’a kulluk ve ibadet noktasında eşittir. Üstünlük ancak takva iledir. Yapacakları ibadetlere göre muamele göreceklerdir.
2. İslâm Medeniyetiyle “EŞİTLİK” bakımından kadın ve erkek birbirini tamamlayan bir bütünün iki eşit tamamlayıcısı olarak değerlendirilmiştir. Birbirini tamamlar. Âyet-i Kerimede “kadınlar sizin için, siz de kadınlar için birer örtüsünüz” denir. Kur’ân’a göre kadın ve erkek birbirlerinin hayat arkadaşıdır.
3. İslâm Medeniyetiyle bir “İNKILAB” gerçekleştirilerek uğursuz saydıkları kız çocuklarını toprağa diri diri gömen vahşi bir kavimden bilerek karıncayı dahi incitmeyen medeni insanlar ortaya çıkmıştır. Kur’ân’ın getirdiği İslam Medeniyetinden önce kadınlar ve kız çocukları aşağılanma vesilesi olarak görülmekte ve hatta kız çocukları diri diri gömülecek derecede vahşi bir dönem yaşanmakta idi.
4. İslâm Medeniyeti kadını, ”EŞ VE ANNE” olarak yüceltir ve şereflendirir. Peygamberimiz (asm) kızların bakımı ve eğitimi için katlanılan zahmet ve fedakârlıkların cennetle mükâfatlandırılacağını ifade eder. Anne babalara çocukları arasında eşit muameleyi tavsiye edip “ben birini üstün tutacak olsaydım kızları üstün tutardım” diyerek onların değerini ifade etmiştir.
 5. İslâm Medeniyeti “İNSAN” olarak kadınlara yüksek değer verir ve erkeklere de kadınlara karşı şefkat, sevgi, itina göstermelerini emreder. Peygamberimizin (SAV) kadınları taşıyan develeri süren hizmetçisini “Billurları incitme, yavaş sür!” diye ikaz etmesi kadınlara bakışını gösteren önemli bir hadistir.
6. İslam Medeniyeti “EŞ” olarak kadınların hakkını yüceltir, erkekleri kadınlara zulüm noktasında ikaz eder: “Kadınların haklarını yerine getirme hususunda Allah’tan korkunuz. Zira siz onları Allah’ın bir emaneti olarak aldınız ve nikâhla kendinize helâl kıldınız”, “En hayırlınız kadınlarına karşı hayırlı olan onlara iyi davranandır” buyurur. Hatta annenin zevcenin dostlarına da iyilik ve ikramı ister. Peygamberimiz (SAV) Hz. Hatice’nin dostlarına da ikramda bulunur.
7. İslâm Medeniyeti kadına “ANNE” olarak değer verir, cenneti ayakları altına serer. Konu ile ilgili bir âyet şöyledir: “Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, ana babaya güzellikle muamele edin. Eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık haline ulaşırsa sakın onlara “öf” bile deme. Onları azarlama İkisine de iyi ve yumuşak söyle”.
8. İslâm Medeniyeti “İLİM” bakımından kadının ilim öğrenmesine önem vermiştir.  Hadiste “İlim talep etmek her Müslüman üzerine farzdır” buyrulur.
9.İslâm Medeniyeti kadına “VARİS” olma hakkı verir.  İster anne,  ister zevce,  ister kız,  ister anne karnında cenin olsun… Burada faziletli nesiller yetiştirilmesi bakımından çekirdek ailenin devamlığını önemsemiştir. Miras konusunda hükümde Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği hikmet yönü vardır. Erkeğe iki pay verilmesinin sebebi geçindirmekle vazifeli olduğu ailesinin payıdır. İslâm’a göre erkek evini geçindirmekle mesuldür.
10. İslâm Medeniyetinde dünyaya ait “CEZALAR” konusunda kadınla erkek arasında fark yoktur. Hatta bu konuda kadın lehine hükümler de vardır. Bir erkek ispat edemediği fuhuş suçunu bir kadına isnat ederse iftira cezasına çarptırılır ve ömür boyu şahitliği kabul edilmez.
11. İslâm taaddüt-ü zevcat konusunda eş sayısını bir taneden dörde çıkarmaz,  en az kırk taneden dörde indirir. Zira Cahiliye döneminde eşlerin sayısında sınır bile yoktu...

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİYE GÖRE İSLAM’IN KADINA VERDİĞİ DEĞER

Bediüzzaman Said Nursi'nin gözüyle 'Şefkat Kahramanları' Hayat akla durgunluk veren muhteşem, baş döndürücü bir hızla akan; kâinatın her bir cüz’ünün de bu akış içinde fıtrî bir vazife ile vazifedar olduğu harikulade bir nimettir.
Hayata mazhar ettiği için, kâinatın zerreleri adedince hamd-ü senalar olsun hayatı verene. Bediüzzaman, “Mübarek şefkat kah­ramanları” dediği kadınlara, vazife-i fıtratları itibari ile bakmış, onlara bu cihetle saadetin kapılarını aça­cak tavsiyelerde bulunmuş.
Cenab-ı Hak hikmeti gereği her şeyi hayatta hiz­metkâr etmiş, mevcudatı biri birinin muavenetine koşturmuş. Bu muavenete, bu hizmetin içine de rahmetinden peşin ücret olarak bir lezzet koymuş, onu, ona fitrî vazife yapmıştır. Hayatın en büyük lezzeti de bu fıtrî vazifenin içindedir.
Kadının fıtrî vazifesi hepimizin malumu sadakat ile yuva kurmak, anne olmak, yavrularını koruyup kollamak, hane içini çekip çevirmektir, yani dâhili müdür olmaktır. Bu fıtrî vazifesi, yani annelik şef­kati onu çok makbul olan hakiki ihlâsa muvaffak eder. Bu dünyada karşılık beklenmeden yapılan tek iş annelik olsa gerek. Kadın bu yüksek kahramanlı­ğın inkişafı ile hem dünya hayatında, hem de ebedî hayatında saadeti bulabilir.
Ancak bazı “Fena cere­yanlarla o kuvvetli ve kıymetli seciye inkişaf etmez veyahut suiistimal edilir.” Dünyasının tehlikeye girmemesi için, dünyadan istifadesi için her türlü fedakârlığı göze almak, ama ebedî hayatını teh­likede olduğunu düşünmemek, dünya hapsinden kurtarmaya çalışırken, cehennem hapsini nazara almamak şefkatin suiistimalidir. Bu da çocuğu ahi­rette davacı edecektir. Hakiki şefkat çocuğu, haps-i ebedî olan cehennemden ve idam-ı ebedi olan da­lalet içinde ölmekten kurtarmaya çalışmaktır. Şef­katin bu şekilde doğru kullanımı anne için bir hazi­ne niteliğindedir. Evlâdının işlediği bütün hasenatın bir misli, annenin defter-i a’maline geçeceğinden, amel defteri kapanmayacaktır. Bu dünyada da salih bir evlât olacaktır.
İnsan yavrular, hayvan yavruları gibi hayata in­tibakları çabuk olmadığı için uzun bir süre şefkatli bir himayeye muhtaçtırlar. Bu sır içindir ki hayva­na muhalif olarak, insan yavrularına karşı şefkat bir seciye-i fıtrî olarak devam etmek lazım gelmiş. Hem iktidarsız yavrulara ve zayıf validelerine tam yardım ve himaye etmek hikmetiyle, erkeklerde de haysiyet, namus seciyesi fıtratlarına yerleştirilmiş. Bu namusa da ücretsiz mukabelesiz bir kahraman­lık derc edilmiştir. Fakat o seciye bazı esbap ile bir derece bozulduğu için, samimi ve halis kahramanlık seciyesi ekseriyette zayıflamış.
Ne olabilir Üstadın o fena cereyanlar dediği şey? Hem kadının, hem de erkeği yaratılış fıtratından çıkaran şey? Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i me­deniye denilen İslam dışı hayatı yaşantımızın içine yerleştirmeye çalışan her türlü faaliyet olsa gerek.
Nasıl mı? Meselâ “Bir erkek bir kadını ebedî bir refika-i hayat ve saadet-i hayat-ı dünyeviye medar ve sair günahlardan kendini muhafaza etmek için almak lâzım gelirken, sevgisini beş on senelik fani ve zahirî güzelliğine bina etmemesi gerekirken, bu cemalperestlik asrın olmazsa olmaz ilk şartı fani ve zahiri güzellik ve hayvanî hislerin tatminine yönelik bir beraberlik ve Hüsn-ü siretin yerini, hüsn-ü sureti esas maksat yapmasıyla belli zaman sonra birbirlerinin hayatını ve hayatı içtimaiyeyi yaşanmaz bir hale getirir.
Mesela: Kadının fıtrî bir seciyesi olan “iktisat ve kanâat”in, tüketimin özendirilmesi ile bozulması, ben merkezli yaşamın özendirilip, fedakârlığın ye­rilmesi, sabrın, sebatın, sadakatin modası geçmiş eski adetler olarak telakki edilmesi, erkeğin fenalı­ğına karşılık daha fena olmak, sadakatsizliğine de sadakatsizlikle onu cezalandırmak gibi… Oysa diyor Üstad Hazretleri “O masum hanımlar sefahatte hiç bir vecihle erkeklere yetişemezler, fıtrat itibari ile namahremden korkar”. Müstehcenlik de bu fıtrî namahrem korkusunu da zedeliyor maalesef…
İnsanın hususen Müslüman’ın tahassungâhı ve bir nevi cenneti olan aile hayatının muhafazası, ka­dının ve erkeğin fıtrî vazifelerinin ifası ile ve daire-i islâmiyedeki terbiye-i diniye ile ancak bugün toplu­mu derinden sarsan nahoş hadiselere bir set çekilir.
Bugün ailevî problemi olmayan yok gibidir. Bu şikâyetleri ortadan kaldırmak veya asgariye indir­mek için Bediüzzaman’ın “hemşirelerim” dediği hanımlara “kat’iyen beyan ediyorum ki kadınların saadeti uhreviyesi gibi saadeti dünyevileri de ve fıt­ratlarındaki ulvi seciyeleri de bozulmaktan kurtul­manın çare-i yegânesi, daire-i islâmiyedeki terbiye­den başka yoktur.” tavsiyesinde bulunur.
Yine, bugün hepimizin duyduğumuzda dehşe­te kapıldığımız hadiseler kadının evine dönmesi ile önlenebilir. “İnsanın ilk ve en tesirli mualimi onun validesidir” der Bediüzzaman. Anneden alınan tel­kinat ve manevî dersler kişiliğimizi oluşturur, son­ra eğitim yolu ile öğrendiklerimiz annenin manevî derslerinin üstüne bina edilir. Şefkati, merhameti, acımayı, dürüstlüğü, adaleti, gayreti ve daha nice güzel ahlâkı annesinden öğrenen çocuk emin olun tahripkâr ve tacizkâr olmayacaktır.
Çocuklarımız için çok para harcamak, onu pa­halı okullara göndermek şu yukarda saydıklarımızı onlara veremeyecektir. (Torunlarıma hediye alamı­yorum çünkü hiç bir şey artık onları sevindiremiyor maalesef.)
Bir ilave daha: yukarda iktidarsız yavrulara ve zaif validelere tam bir yardım ve himaye etmenin hikmeti ile erkeklerde de namus, haysiyet, aileyi koruyup kollama seciyesi fıtratlarında derc edildi­ğinden bahsedildi. Maalesef bu seciye de bazı se­beplerden dolayı zedelenmiştir.

Kadına, fıtratının rağmına saadet vaad etmeyi sözde görev edinen cereyanlar, erkeğin tahakkü­münden kadını kurtarmayı, para ile moda tabirle ekonomik özgürlük ile bunu yapacaklarını sanıyor­lar. Oysa Bediüzzaman’ın tabiri ile kadın ile erkek arasında çok esaslı, çok kuvvetli, ebedî hayatı da içi­ne alacak bir bağ vardır. Biri, diğeri olmadan meşru manada huzura erişemez. Yaratılış fıtratına rağmen saadet olmaz, olmamıştır, olmayacaktır hâsıl-ı kelam…

Bu yazı; sözler, kadın ve islam, kadınlar günü, kadınlar günü ile ilgili sözler, 8 mart dünya kadınlar günü, dünya kadınlar günü ve islam, kadın ve aile, islamda kadının yeri ayetlerle, islamda kadın ve erkek, bediüzzaman ve kadın ile ilgilidir.

0 YORUM:

Yorum Gönderme