24 Haziran 2017

ALTIN SÖZLER VE HİKMETLER / HOCA AHMED-İ YESEVİ




Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed-i Yesevî'den Altın Sözler 



Ey dostlar! Sakın ha cahil olanlarla dostluk kurmayınız.

****

Gönlünde Allahü tealanın aşkını taşıyanlar dünya ile tamamen alakalarını kesmişlerdir. Bunlar halk içinde Hak ile olurlar. Bir an Allahü tealayı unutmazlar.

****

Kafir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü tealayı incitmek demektir.

****

Gönlü kırık zavallı ve garip birini görürsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol.

****

Akıllı ve uyanık bir kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felaketten felakete sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.

****

Himmet, yardım kuşağını sıkı sıkıya beline sarmayan insan, dünyâya meyl ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda göz yaşları dökerek ağlamadıkça, Allahü teâlâya âit ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerlemesi mümkün değildir.

****

İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda ilerleyemez.

****

Gönlü ve kalbi ile dünyâ düşünce ve işlerinden sıyrılıp, yalnız Allahü teâlâya yönelmedikçe, hakîkat meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrâk edip, anlayıp bilmekten uzaktırlar.

****

Ey dostlar! Bir kimse, Allahü teâlânın aşkı ile yanıp yakılarak, bu denizde çok usta bir dalgıç olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdâniyet denizine giremez. Ona girmek için çok usta ve dikkatli bir dalgıç olmak gerekir.

****

Ahkâm-ı İslâmiyyeyi, İslâmî hükümleri tam bilmiyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyâlık yolunda bulunmağa kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar. 

****

Allah'ın emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyâlık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde bâzı hâllerin meydana çıktığını zanneden kimseler bu noktada çok yanılırlar. Bu hallerinin rahmânî olduğunu zannederler. Halbuki bunlar, abdestte, namazda, alış-verişte bir takım noksanlarının bulunduğunu ve yiyip içtiklerinin haram olduğunu bilmezler. Kendisinde var zannettiği o hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idâresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar.

****

Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahü teâlâya çok tövbe, istigfâr etmek, her zaman Allahü teâlâyı düşünmek, O’nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O’ndan gâfil olmamakla mümkündür.

****

Malının çokluğu dillere destan olan Kârûn bile, malının hayrını, faydasını göremedi. Nihâyet toprak altında yok olup gitti.

****

Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatıp kalkarken onun yoldaşı şeytandır.

****

Gariblere merhamet etmek, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir. Nerede bir garib görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır.

****

Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol. Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme.


Dîvan-ı Hikmet Nedir?


İlk Türk mutasavvıfı Yesevî'nin “Hikmer”leri, Ayrım yapılmaksızın, halkalar halinde bütün insanları kucaklar. O, şerîatın özüne ve ruhuna kesinlikle uygunluk arar. Mülkün asıl sahibi karşısında hükümranlık ve sultanlık taslayanlara, haksız yere insanların mallarını gasbedip yağmalayanlara “ölüm” gerçeğini hatırlatır.

İlk Türk mutasavvıfı, Hz.Pir-i Türkistan olarak da bilinen Hoca Ahmed-i Yesevî, edebiyat tarihimiz bakımından olduğu kadar, kültür tarihimiz bakımından da  son derece önemli bir şahsiyettir. “Alp-Eren”  tipinin ilk temsilcisi, kalp gözü açık gönül sultanı bu büyük velînin  “Hikmet” adı verilen “Dîvân”ı,  yüzyılları geride bırakarak, elden ele, dilden dile dolaşarak, ülkeler aşarak, eskimeden bize kadar ulaşmıştır. Şerîat ahkâmına tamamen uygun biçimde söylenmiş “Hikmet”ler, halk hafızasında birer ahlâk düsturu olarak yaşatılmıştır.

Bu konuda kaynak olarak edebiyat tarihçisi Ord.Prof.Dr.Fuad Köprülü'nün “Türk Edebiyatı'nda İlk Mutasavvıflar” ve Prof.Dr.Kemal Eraslan'ın “Dîvân-ı Hikmet'ten Seçmeler” isimli eserlerini burada zikretmeliyiz. Bu iki ilim adamımızın, kılı kırk yararak yaptıkları araştırmalar, her bakımdan şükrânla anılmaya değer niteliktedir.

Hikmet”in Mânâsı Nedir?


Asıl konumuza girmeden önce, “Hikmet”  kelimesinin ne mânâya geldiği üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Gerek konuşmalarımız sırasında, gerek irademiz dışında meydana gelen bir hâdise esnasında bu kelimeyi telâffuz ederiz. Mânâsını bimesek bile “ Ne hikmetli söz”, “Bu işte bir hikmet var”, “Ey Allahım senin hikmetinden sual olunmaz!..” vb. ifâdeler kullanırız. Böylece, muhatabı olduğumuz kişiye veyâ hâdisenin kaderini tayin eden mutlak varlık olan Allah'a (Celle Celâlühü) karşı hürmet ve saygımızı göstermiş oluruz.

Şu halde “Hikmet” sözü derinlik, incelik ve aklın dar hudutları içerisinde kavranamayan, batı'nın “felsefe” ve “mistisizm”; Allah Resûlü'nün (Selllallahü Aleyhi Vesellem), Sahabe-i Kirâm'ın ve velîlerin ise “İslâm” dedikleri yüksek bir kavramdır. Buna biz: “Hududu-muhtevâsı-genişliği-derinliği bizim tarafımızdan müşâhede edilemeyen, olduran, bilen ve bildiren arasındaki şifreler manzûmesidir.” diyebiliriz.  Kur'ân-ı Kerîm Allah (Celle Celâlühü) kelâmı olduğundan vahiy yoluyla ve bir mu'cize olarak Peygamber Efendimiz'e (Selllallahü Aleyhi Vesellem) indirilmiştir. Allah (Celle Celâlühü)  ve Resûl arasındaki bu tür şifreler, Peygamberimiz tarafından çözülerek eshâbına tebliğ edilmiştir. Kendisinin tebliğ metodu ile davranışları yine bir takım şifreler vasıtasıyla (eksiksiz, ilâvesiz) bütün mü'minlere intikal ettirilmiştir. Demek ki, sevilen ile seven arasında, gönülden gönüle bir akış söz konusudur. Bu sebeple gerçek velîlerin söyledikleri sözler “hikmet”lerle yüklüdür.

Hikmetin İlmî Târifi:


Ord.Prof.Dr.Fuad Köprülü: “Anadolu Türkleri'nde bu tarz tasavvufî manzumelere nasıl 'ilâhi' adı veriliyorsa, Doğu Türkleri'nde de Ahmed Yesevî'nin eserlerine umumiyetle 'hikmet' derler”([1]) demektedir.

Prof.Dr. Kemal Eraslan ise, kelimeyi daha geniş mânâda, şöyle açıklamaktadır:

“Hikmet kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'in ilk nâzil olan âyetlerinde, Hazreti Peygamber'in irşâd ve vaazları mânâsında kullanılmıştır. İslâm âlimlerinin değişik şekilde tarif ettikleri kelime, sözlüklerde başlıca şu mânâlarda yer almıştır: İlim ve adaletin birleşmesinden meydana gelen sıfat-ı şerife; mârifet-i hâkayık-i mevcudat; âdet ve ahlâkla ilgili özlü söz; gizli sebep; insanın mevcudatın hakikatini bilip hayırlı işler yapması; eşyanın dış ve iç keyfiyetlerinden bahseden ilim; Hakk'a bağlanma, bâtıldan uzaklaşma; Allah hakikatini ifade eden dînî ve tasavvufî özlü söz…” ([2])

Her iki ilim adamının da “hikmet” kelimesini “dîni tasavvufî özlü söz” mânâsında kullandıklarını görüyoruz.

Dîvan-ı Hikmet'ten Seçmeler


Hoca Ahmed-i Yesevî, “hikmet”lerinin gayesini anlatırken, söze “Besmele” ile başlıyor:

Bismillah'la başlayarak hikmet söyleyip,Tâliplere inci, cevher saçtım işte.Riyâzeti katı çekip, kanlar yutup,Ben Defter-i sâni  sözünü açtım işte.([3])

“Hikmet”lerdeki sözler, halkalar halinde bütün insanları kucaklamaktadır. Zengin, fakir, yetim ayrımı yapılmamıştır. İrşâd vazifesi de zaten bunu gerektirmektedir:

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp,Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.([4])

Her devirde insanlar arasında kin, nefret ve ikbâl kavgaları olmuştur. Hoca Ahmed-i Yesevî'nin yaşadığı devirlerde de sen-ben çekişmeleri eksik olmamıştır:

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen;Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen;Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen;Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte.([5])

Hoca Ahmed-i Yesevî, şerîat ahkâmına sıkı sıkıya bağlıdır. Bu bağlılık hemen bütün “hikmet”lerinde sezilmektedir:

Garip, fakir, yetimleri Resûl sordu;Hem o gece Mirâc'a çıkıp didar gördü;Geri inip garip, yetim izleyip yürüdü;Gariplerin izini izleyip indim işte.([6])

Ümmet olsan, gariplere tâbi ol sen;Âyet, hadîs her kim dese, sâmi ol sen;Rızık, nasip her ne verse, kani ol sen;Kani olup şevk şarabını içtim işte.([7])

Hoca Ahmed-i Yesevi, şeyhi Arslan Baba'dan aldığı icazet üzerine çok sevdiği Türkistan'dan Horasan, Şam ve Irak taraflarına giderek diyar diyar gezdiğini, gurbetin insanı bilgin, pişkin ve seçkin kıldığını, ancak öz şehri Türkistan hasretinin kendisini alevler gibi sardığını husûsiyetle belirmektedir. Artık, “garip” bir derviştir:

Vah ne yazık, ne yapacağım gariplikte?Gariplikte gurbet içinde kaldım işte.Horasan'ı, Şam'ı, Irak'ı niyet kılıp,Garipliğin çok kadrini bildim işte.

Neler gelse, görmek gerek o Hüda'dan;Yusuf'unu ayırdılar o Ken'ân'dan;Doğduğum yer o mübârek Türkistan'dan;Bağırıma taşlar vurup geldim işte.

Gurbet değse, pişkin kılar çok hamları,Bilgili kılar, seçkin kılar çok âmları;Keçe giyer, bulsa yiyer taamları;Onun için Türkistan'a geldim işte.([8])

Tasavvuf'un en ince ve derin mes'elesi olan “varlık-yokluk” mevzuunda Hoca Ahmed-i Yesevi söze şöyle başlıyor:

Hikmet ile yokluktan var eyledi;On sekiz bin cümle âlem hayran olur.“Kalû belâ” diyen kullar nasip aldı;Sükut eden kulların dini viran olur.([9])

“Şerîat dinin esası, Resûl'ün tebliğ ettiğidir. Tasavvuf, dinin esasına bağlı tamamlayıcı nokta…”[10]dır. Bu bakımdan Hoca Ahmed-i Yesevî,  şerîatın özüne ve ruhuna kesinlikle uygunluk ister. Aksi düşüncede olanları ise “şaşkın” kimseler olarak nitelendirir.

Tarikate şerîatsiz girenlerin,Şeytan gelip imânını alır imiş.İş bu yolu pîrsiz dava kılanları,Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.([11])

Bu çileli ve mübârek yolculukta, İslâm'ın ölçülendirmediği hiçbir şeyin kıymeti harbiyesi yoktur. Yaratılmışların en şereflisi olan insan da işte bu muazzam ölçünün merkezinde “Ekmel Varlık”([12]) sezgisi ile donatılmıştır. 

Çünkü Yüce Allah (Celle Celâlühü), kendi sırrını insana bahşetmiş, insanın sırrı ile de tekrar kendisinin bilinmesini istemiştir. Bunu, “Ben insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrım”([13]) kudsî hâdisinden anlıyoruz.

Yine Yüce Allah (Celle Celâlühü), “Ben bir kenz-i mahfî (gizli hazine) idim. Görünmek için bu âlemleri yarattım”([14]) buyurmuştur.  

Bir başka âyette ise, “Göklerin, yerin içindekilerin mülkü Allah'a (Celle Celâlühü)  aittir.”([15]) (Maide5/17) denilmiştir.


“Hz. Pîr-i Türkistan”  Unvanlı Hoca Ahmed-i Yesevî, mülkün asıl sahibi karşısında hükümranlık ve sultanlık taslayanlara, haksız yere insanların ellerindeki malları gasbedip yağmalayanlara “ölüm” gerçeğini hatırlatıyor:

Dünya benim mülküm diyen sultanlara,Âlem malını sayısız yığıp alanlara,Yeme içme ile meşgul olanlara,Ölüm gelse, biri vefa kılmaz imiş.([16])

Bu dünyada padişahım diye göğüs geren,Hem önüne kürsü koyup hayme vuran,Nice yıllar hayl u  haşem, çeri salan,Ecel gelse, biri vefa kılmaz imiş.([17])

Allah'ın Resûlü, insanlığın hidayeti için bir rahmet Peygamberi olarak gönderilmiştir. Hoca Ahmed-i Yesevî, O'nu, “On sekiz bin âlemin serveri, otuz üç bin ashâbın rehberi” olarak selâmlamaktadır:

On sekiz bin âleme server olan Muhammed;Otuz üç bin ashâba rehber olan Muhammed.

Çıplaklık ve açlığa kanaatlı Muhammed;Âsi, câni ümmete şefaatlı Muhammed.

Gece yatıp uyumaz, tilâvetli Muhammed;Garip ile yetime mürüvvetli Muhammed.

Arş ve Kürsü pazarı, inayetli Muhammed;Sekiz cennet sahibi velâyetli Muhammed.([18])

İlâhi aşk, tasavvufun en yakıcı mahrem noktasıdır. Başka bir ifâde ile; velînin en son kemâl mertebesidir.

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, “Tasavvuf Allah'ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi”([19]) şeklinde tarif ediyor.

Yani “Lâ mevcude İllallah…Kendisi ile kendisine tecellisi”([20])dir. 

Hoca Ahmed-i Yesevî, mutlak aşkı, Allah'ın (Celle Celâlühü) zâtı ile zâtında görmüş ve madde âleminden tamamen sıyrılmıştır. Bu durum “Aşkın kıldı şeyda beni”  sözleriyle başlayan “hikmet”lerinde sezilmektedir. Artık görünen vücutlar Allah'ın (Celle Celâlühü) kendisidir ve O her şeyde mevcuttur:

Aşkın kıldı şeyda beni, cümle âlem bildi beni,Kaygım sensin dünü günü, bana sen gereksin sen.

Gözüm açtım seni gördüm, hep gönülü sana verdim,Akraba terkini kıldım, bana sen gereksi sen.

Söylesem ben dilimdesin, gözlesem ben gözümdesin,Gönlümde hem canımdasın, bana sen gereksin sen.

Feda olsun sana canım, döker olsan benim kanım,Ben kulunum sen sultanım, bana sen gereksin sen.

Âlimlere kitap gerek, sûfilere mescit gerek,Mecnun'lara Leylâ gerek, bana sen gereksin sen.

Gâfillere dünya gerek, âkillere ukba gerek,Vâizlere minber gerek, bana sen gereksin sen.

Âlem tamam cennet olsa, hep hûriler karşı gelse,Allah bana nasip kılsa, bana sen gereksin sen.

Cennet'e girem cevlan kılam, ne hûrlara nazar kılam,Onu bunu ben ne kılam, bana sen gereksin sen.

Hâce Ahmed'dir benim adım, dünü günü yanar odum,İki cihanda ümidim, bana sen gereksin sen.([21])

İlk Türk Mutasavvıfı Hoca Ahmed-i Yesevî, gönül ve mânâ âleminin Kur'ân-Resûl-Sırat-ı Müstakîm çizgisi üzerindeki unutulmaz bir “hoş sâdâ”sıdır. İnsanlığın, O'nun bu nurlu havuzunda bugün dahi temizlenmeye ve tazelenmeye ihtiyacı vardır. Gönüller güneşinin sultânı mübârek velîye, irşâd eylediği Anadolu topraklarından bu vesile ile milyonlarca Fâtiha-i Şerîfler gönderiyoruz.                   
                 
*(Eylül 1995 tarihli Tarih ve Medeniyet Dergisi)

DİP NOTLAR:

([1])  Ord.Prof.Dr.Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar s.119; Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Yedinci Baskı Ankara 1977.
([2])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, Ahmed-i Yesevî Dîvân-ı Hikmet'ten Seçmeler s.39-40; Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları:546; 1000 Temel Eser Dizisi:98 Başbakanlık Basımevi Birinci Baskı, Ankara 1983
([3])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s. 55 (HİKMET I/1)
([4])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s. 55 (HİKMET I/2)
([5])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s. 55 (HİKMET I/3)
([6])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s. 55 (HİKMET I/4)
([7])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s. 55 (HİKMET I/5)
([8])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s.101 (HİKMET VIII/1,2,3)
([9])  Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s.219 (HİKMET XXXI/1)
([10]) Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu s.12, Büyük Doğu Yay. İstanbul 1989
([11]) Prof.Dr.Kemal Eraslan,  A.g.e. s. 223 (HİKMET XXXII/1)
([12]) Mustafa Çağrıcı, İslâmÜzerine Düşünceler s.10; (İslâmda Eğitim, Ahlâk Meseleleri ve Toplum Kalkınması) Türkiye Diyanet Vakfı, Yay. Ankara 1988
([13])  Necip Fazıl Kısakürek, A.g.e. s.108
([14]) Necip Fazıl Kısakürek,  A.g.e. s. 167
([15]) Dr.Ahmed Tabakoğlu, İslâm üzerine Düşünceler s.101; (İslâm İktisat İlkeleri Işığında Birlik ve Kalkınma) Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara 1988
([16]) Prof.Dr.Kemal Eraslan,  A.g.e. s. 233 (HİKMET XXXIV/3)
([17]) Prof.Dr.Kemal Eraslan,  A.g.e. s. 237 (HİKMET XXXV/6)
([18] ) Prof.Dr.Kemal Eraslan, A.g.e. s. 293 (HİKMET XLIV/1,2,3,..12)
([19])  Necip Fazıl Kısakürek,  A.g.e. s. 101
([20])  Necip Fazıl Kısakürek,  A.g.e. s. 167
([21])  Prof.Dr.Kemal Eraslan,  A.g.e. s. 327 (HİKMET LXI/1,..3,4,5,6,7,8,9,10)



Bu yazı, ahmet yeseviden güzel sözler, ahmet yeseviden öğütler, ahmet yeseviden şiirler, ahmet yesevi den seçmeler, divanı hikmet, divani hikmet ozellikleri, divanı hikmetten sözler, divanı hikmetten seçmeler ile ilgilidir.