10 Ağustos 2017

İBNİ HALDUN'UN DEVLET ANALİZİ




(1332-1406)


İbni Haldun'a Göre Devlet


İbn Haldun çok yönlü bir düşünürdür. İktisat, siyaset bilimi, tarih ve sosyoloji alanında amprik araştırmalarda bulunmuştur. Ancak düşünürümüzün asıl önemi tarih ve sosyoloji alanında yapmış olduğu çalışmalardan kaynaklanır. Gerçekten O, sahip olduğu geniş bilgi birikimi ve bulunmuş olduğu çeşitli ileri kademedeki devlet memurluğu görevlerinden elde ettikleri tecrübeyi, tarihi araştırmalardan sağladığı verilerle yoğurarak, özellikle sosyoloji alanında gözleme dayalı somut ve orijinal açıklamalarda bulunmuştur. Bu yönüyle İbn Haldun sosyal bilimler alanında büyük bir devrim gerçekleştiren bir düşünürdür.


Düşünürümüzün devlet görüşü de, yapmış olduğu sosyolojik araştırmaların sonuçlarına ve yukarıda belirtilen bir kişiliğe sahip oluşuna dayanmaktadır. Gerçi devlet görüşünde,düşünürün dinsel algılamadan etkilendiği göze çarpmaktadır. Ancak bu etkilenme özellikle devletin yönetimi konusunda sınırlı kalmaktadır. Devlete ilişkin diğer görüşlerinde, (örneğin devletin kökeni, asabiyet ve devletin yıkılması) yapmış olduğu araştırmaların sonuçları daha ağır basmaktadır.


Daha XIV. yüzyılda toplulukları "bedevi-hadari" şeklinde bir ayrıma tabi tutarak, bu toplulukların hukuki ve sosyolojik yapılarını modern sosyologlar düzeyinde açıklamıştır. Asabiyet bağı ile kuvvetli bir yapıya sahip olan bedevi toplulukların zamanla yerleşik hayata geçeceklerini ve asabiyet bağı sayesinde devleti kuracaklarını ileri sürmüştür. Devleti, insanların ortak menfaatlerini ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir kurum olarak gören İbn Haldun, devletin kökenini toplum sözleşmesi, devlet kuramı ve tavırlar kavramı ile açıklamıştır.



İbn Haldun, devletin kurulmasında olduğu gibi yıkılmasında da en büyük etkenin "asabiyet" olduğunu ileri sürmüştür. Toplumların ve devletlerin iç dinamiği olan asabiyetin zayıflaması devletin de zayıflaması sonucunu doğurur ve (medeni) hayatın getirmiş olduğu nimetlerden yararlanma da bu sonuç üzerinde çok büyük etkisi vardır. Bu etkinin devlet tarafından önlenmesi mümkün değildir. Çünkü bu, insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi doğal bir sonuçtur. 


Devletin İçeriği ve Çeşitleri: 


İbn Haldun'a göre devletin hakikatı, aslı ve içeriği, "insanlar için zaruri bir sosyal kurum" oluşudur. Devletin temel unsuru ise "güç", "kuvvet" ve "otorite" de ifadesini bulan "egemenliktir." Bu unsur, insanın doğasında var olan "gadap" ve "hayvaniyet" (animality)in birer yansıma biçimidir. Buna göre, insanın insanı yönetmesinin ve onun üzerine egemenlik kurmasının psikolojik nedeni gadap, öfke savunma ve galip gelme gibi insan doğasındaki hayvani duygulardır.

İbn Haldun, toplumların devlet haline gelebilmelerini asabiyetle mümkün görmektedir. Hiç bir toplum asabiyetini oluşturmadan devlet kuramaz, hatta yaşamını bile sürdüremez. Asabiyeti oluşmayan toplumlar en ufak bir zorlama karşısında dağılmaya mahkumdurlar. Asabiyet devlet kurulduktan sonra da önemini yitirmez. Devletin sürekliliği de asabiyete bağlıdır. Asabiyetsiz hiçbir devlet kurulmaz. Devletin kurulabilmesi için maddi ve manevi güç gerekir. Bu ise asabiyetin kendisidir. Ancak devlet kurulduktan sonra asabiyet eski canlılığını ve dinamizmini yavaş yavaş kaybeder. İbn Haldun, devletin kurulmasından sonra asabiyetin er geç bozulmaya yüz tutacağını ve hiçbir kuvvetin buna engel olamayacağını ileri sürmektedir.

Tam Bağımsız veya Yarı Bağımsız Devlet:


İbn Haldun, devlet kuran gücün "asabiyet" olduğunu, ancak her asabiyetin bir devlet kuramayacağını, gerçek anlamda devletin (mülk-i tam, mülk-i hakiki) yalnızca, halkı egemenliği altına alan, vergi toplayan, elçiler gönderen, sınırları koruyan ve gücünün üstünde bir güç bulunmayan asabiyete mahsus olduğunu söylemiştir. Ona göre, böyle bir egemenliğe sahip asabiyetin kurduğu devlet tam bağımsız devlettir. Egemenliğe ait yukarıda sayılan bir kısım fonksiyonları yerine getirmeyen devlet ise yarı bağımsız bir devlettir(mülk-ı nakıs). 


İbn Haldun'a Göre Yönetim Biçimleri


İbn Haldun ayrıca yönetim biçimleri açısından da bir sınıflandırma yapmıştır. Bunu yaparken yönetim biçimindeki "öz"ün uygulamadaki yasalarla olan bağlantısını belirlemiştir. Çünkü ona göre yasanın türü, yönetim örgüsünün yapısına açıklık getirebilmektedir. Yasaların, her sosyal düzenin özü ve temeli oluşu İbn Haldun'u bu noktaya getirmiştir. İbn Haldun yasaların üç tür altında toplanabileceğini belirlemiş, bundan hareketle yönetim biçimlerini de üçe ayırmıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: 

Mülk-i Tabii: 

Doğal yönetim (Naturel Royal Outhority). Bu yönetim biçimi zor, güç, baskı ve kişisel arzulara dayanan keyfi bir yönetimdir. Burada "doğal"lıkla vurgulanan, bireyin yapısındaki eğilim, karakter ve diğer doğal isteklerdir. Kendini sevmek, üstünlük veya egemen olma isteği ve bencillik gibi bireysel tutumlara dayalı bir yönetim biçimidir. İbn Haldun'a göre bu tür yönetim tamamen kötüdür.

İbn Haldun'un sözünü ettiği bu yönetim biçimi, günümüzde diktatörlük olarak adlandırdığımız otokratik ve anayasal olamayan yöntemlerdir.

Mülk-i Siyasi:

Siyasal Yönetim (Political Royal Outhority). Maddi yararların elde edilmesi ve zararların giderilmesi doğrultusunda aklın buyruklarınca gerçekleştirilen bir yönetim biçimidir. Laik (secular) bir yönetimdir. İbn Haldun'a göre bu tür yönetim eğer dine saygılı olursa iyi, dine saygılı olmazsa kötü bir yönetim halini alır.

Bu yönetim biçimi günümüzün anayasal yapıya sahip demokrasileriyle özdeştir. Bu yönetim biçimlerinde yalnızca maddi planda da olsa- adalet, eşitliğin sağlanması, toplumsal yararın gerçekleştirilmesi amaç edinilmektedir. Toplumsal iradenin belirlediği bir yönetim yürürlüktedir. Bunun için yönetim işleri yerli yerindedir. Bu da toplumun ilerlemesi soncunu doğurabilmekte, yönetimde düzenliliği gerçekleştirebilmektedir. Bütün bunlara karşın bu yönetim biçimi de maddecidir. Yalnızca maddi çıkarlar gözetilmekte, manevi çıkarlar dikkate alınmamaktadır. 

Hilafet: 


İnsanların maddi ve manevi çıkarlarının yönetilmesidir. Hilafet, dinin korunması ve dünyanın dini kurallara göre yönetilmesi için şeriat sahibi olan peygamberlere vekalet etmektir. İbn Haldun burada "mülk" kelimesini kullanmaz. Çünkü hükümdarlık anlamına gelen "mülk" kelimesinde krallık ve saltanat anlamı vardır. İbn Haldun'a göre hilafet, her iki yönetim biçiminin karşısında halkın hem maddi, hem de manevi çıkarlarını koruyup geliştiren yönetim biçimidir. 

Devletin Ortaya Çıkışı ve Gerekliliği: 


İbn Haldun devletin, göçebe toplum yapısından yerleşik toplum yapısına geçiş ile ortaya çıktığını savunmaktadır. Ona göre göçebe toplumlarda devlet yoktur. Oysa yerleşik toplumlarda siyasal örgütler kurulmuş ve devlet aşamasına gelinmiştir. Göçebe toplumların devleti meydana getirmelerinde, ihtiyaçların karşılanması, dıştan gelen tehlikelere karşı korumak ve bunlara benzer doğal zorunluluklar etken olmuştur.

İbn Haldun devletin gerekliliğini iki nedenle açıklamaktadır. 1-Devlet, insan için doğal bir zorunluluktur. 2-Devletin kurulması sosyal hayatın bir gereğidir. İnsan, yaşamak ve varlığını devam ettirebilmek için, yani ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya gelmek ve hemcinsleriyle yardımlaşmak zorundadır. Bu zorunluluğun karşılanması ancak devletin varlığı ile mümkündür. 

İnsanlar, bir araya gelmeleri ve dayanışma içine girmelerinden sonra birbirinin saldırganlığından korunmak için yasakçıya (devlete) muhtaçtırlar. İnsanların birbirine yönelttikleri saldırıları engelleyen bir güç olmadan güvenlik içinde yaşamaları imkânsızdır. Devlet olmadığı taktirde onları bu saldırılardan kimse koruyamaz. Dolayısıyla devletin varlığı zorunludur. 


Devletin Görevleri:

İbn Haldunun, devletin görevlerini son derece geniş tuttuğu, "sosyal devlet" anlayışına uygun bir şekilde her alanı devletin faaliyet, gözetim ve denetimi altına aldığı görülmektedir. Bu devlet, tüm korunmaya muhtaç kesimlerin koruyucusu, kendini tüm halkın refah ve mutluluğunu sağlamakla görevli sayan devlettir. Bu yaklaşım içerisinde İbn Haldun sağlık ihtiyaçlarını karşılamak, ülkeyi imar etmek, din işlerini düzenlemek, eğitim hizmetini sunmak, halkı kötülüklerden alıkoyup iyiliğe yöneltmek, yiyecek ve içecek maddelerinin temiz ve sağlığa uygun olup olmadıklarını denetlemek, ticari faaliyetleri denetlemek ve bunlara benzer diğer hususları yerine getirmeyi devletin görevleri arasında saymıştır.


Devlete İlişkin Toplumsal Sözleşme Kuramı


İbn Haldun'a göre insan toplumsal bir varlıktır, fert olarak yaşaması mümkün değildir ve ihtiyaçları bakımından diğerlerine muhtaçtırlar. Bu özelliği dolayısıyla toplum içinde yaşama zorunluluğundan bahsetmiştir. Karşılaştığı ihtiyaçları yalnız başına giderebilmekten, varlığını kendi gücü ile devam ettirebilmekten uzak olan insan için toplum hayatı bir zorunluluktur. İbn Haldun bu hususu "İnsanların bir arada toplanmaları sırf geçinmelerini sağlamak ve nefislerini korumak içindir." şeklinde ifade etmiştir. Demek ki toplumları oluşturan bireyler yardımlaşmak, dayanışmak ve birbirlerini korumak için kendi aralarında bir "sözleşme" yapmışlar. Bu sözleşmeden sonra bireyle kendilerini bir takım örfi kurallara bağlamışlar. Bu noktaya gelen toplum asabiyeti sayesinde devletin temelini atmışlardır.

İbn Haldun, islam tarihinin devlet anlayışının temelini oluşturan "Biat" kavramı üzerinde önemle durmuştur. O'na göre bu kavram toplum sözleşmesi kuramının temelini oluşturur. Biat, itaat etmeye söz vermekten ibarettir. Bir Emir'e biat eden kimse kendi ve bütün müslümanların işlerini ve idaresini ona teslim edip, bu gibi hususlarda onunla çekişmeyeceğine ve her türlü emirlerine itaat edeceğine söz vermiş olmaktadır. Bu durum bir çeşit toplum sözleşmesidir. 

Devlete İlişkin Organizmacı Devlet Kuramı


İbn Haldun, yaşadığı devirde doğan, büyüyen ve gelişen devletlerin bir süre sonra varlıklarını kaybettiklerini ve yerlerine yenilerinin kurulduklarını gözlemleyerek, bu gözleminden insan organizması ile devlet arasında bir benzerliğin var olduğunu ortaya koymuştur.

İnsan organizması ile devlet arasında bu benzerlik İbn Haldun'u, insan organizmasında olduğu gibi devlette de hiçbir gücün yıkılmayı önleyemeyeceği sonucuna götürmüştür. Her toplumun olduğu gibi, toplum hayatının siyasal biçimini ifade eden devlet de canlı varlıkların bağlı bulundukları bir kanuna tabidir. Yani devlet de canlı varlıklar gibi doğar, gelişir, büyür, yaşlanır ve nihayet varlığını kaybeder.

Devlete İlişkin Tavırlar Kuramı


İnsan ömrüne benzer bir hayat geçiren devlet, aynı zamanda onun büyüme, genişleme ve çökme devirlerini de geçirecektir. İbn Haldun bu devrelere " siyasi toplumun geçireceği tavırlar " ismini veriyor ve bu tavırları şöyle ayırıyor:
Birinci tavır, "zafer tavrı"dır. Henüz siyasi iktidarda mutlakiyet meydana gelmemiştir, asabiyet devam etmektedir.
İkinci tavır, "istibdat tavrı"dır. Sebep asabiyeti nesep asabiyetini bir kenara atmış, hükümdarla kabilesi arasında bir ayrılık ortaya çıkmış, mutlakiyet yerleşmiştir.
Üçüncü tavır, "fera tavırı"dır. Bu aşamada medenilik tüm olgunluğunu mimaride, zanaatlarda ve güzel sanatlarda bulmuş, mutlakiyet rejimi huzur devrine kavuşmuştur.
Dördüncü tavır, "sulh tavrı"dır Devlet, öncekilerinin elde ettikleri ile kanaat eder ve diğer devletlerle sulh içinde yaşar.
Beşinci tavır, "israf tavrıdır" dır. Bu tavırda hükümdar, devletin servetini kendi heva ve hevesi için tüketir. Kendisine bağlı olan insanları kaybeder. Devlet müzmin bir hastalığa hastalanır ve nihayetinde çöker.
İbni Haldun'a göre tüm bu tavırlar, bir tek toplum bakımından öngörülmüşse de gerçekte, göçebe ve yerleşik olmak üzere iki toplumun ilişkilerini aydınlatacak biçimde ele alınmıştır. Esas itibari ile bu teori, göçebe toplumdan yerleşik topluma geçiş süreci olarak karşımıza çıkmaktadır. 
İbni Haldun,  "organizmacı devlet kuramı" ve "tavırlar kuramı"nı, tarihi bilgilerine ve gözlemlerine dayanarak ortaya sürmüştür. Kendi devri ve önceki devirlerde kurulan devletlerin bir süre sonra yıkıldıklarını ve yerlerine yenilerinin kurulduğunu tespit eden düşünürümüz, bu tespitten hareketle ki insanın biyolojik yapısıyla devlet arasında bir benzerliğin varlığını ortaya koymuştur. İşte söz konusu kuramlar bu benzerlik temeline dayanılarak geliştirilmiştir.

İbn Haldun'a Göre Devlet Başkanı ve Önemi


Devlet Başkanlığı konusu İbn Haldun'un önem verdiği konulardan biridir. Zira ona göre devletlerin iyi veya kötü olmaları yöneticilere bağlıdır. Bu amaçla İbn Haldun, ideal devlet başkanlarının bulunduğu "Dört Halife" dönemi ile bu dönemden sonra gelen ve islam peygamberinin "ısırıcı meliklik" diye nitelendirdiği "saltanat" dönemini birbirinden ayırmakta ve bu doğrultuda başkanlığa ilişkin görüşlerini "Halifelik" ve "Hükümdarlık" şeklinde ikili ayrım içerisinde incelemektedir. 

Halifelik



İslam peygamberinin ölümünden sonra müslümanlara başkanlık eden kişiye "Halife", bu kuruma da "Halifelik" denmektedir. Hilafet, islam hukuku kurallarıyla insanları, onların yararına olacak şekilde idare etmektir. İbn Haldun'un tanımında "Dini korumak ve dünya siyasetine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmek demektir", denilmektedir. Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere halifelik ancak islam hukuku çerçevesinde yönetilen devlette söz konusu olur. Böyle bir devletin yönetimine İbn Haldun "Dini Siyaset" demektedir. Bunun dışında, yani devlet yönetimine esas teşkil eden kuralların insanlar tarafından konulduğu devletteki yönetime ise "Akli Siyaset" demektedir. Akli siyaseti yöneten kişilere ise "Siyasetçi" demektedir. Ona göre, siyasetçiler hiçbir zaman ideal devleti gerçekleştiremezler. 

Halifeliğin Şartları: 



1- İlim: Halife olacak kimse içtihat yapabilecek düzeyde islam hukukunu bilmeli, yani müçtehit olmalı, 

2- Adalet: Halife olacak kimse adil olmalı, yani hukuken yasaklanmış şeyleri yapmamalı, 

3- Yeterlilik: Kanunları tatbik etme hususunda cüretli, savaşla ilgili zorlukları göğüslemede basiretli, halkı kendisine bağlamaya muktedir, asabiyet ve siyaset konusunda marifet sahibi olmalı, 

4- Duyguların ve organların sağlıklı olması: Duyu ve bunun dışındaki organların her türlü kusurdan ve bozukluklardan salim olması gerekir. 

Halifelikten Hükümdarlığa: 



İbn Haldun, halifelikten hükümdarlığa geçişi, birçok tarihsel olayların yorumunda anahtar olarak kullandığı "asabiyet" kavramıyla açıklamaya çalışmıştır. Ailede, kabilede ve toplumda dayanışma ve yardımlaşma olarak tanımladığı asabiyetin, doğal olarak insanları egemenlik kurma noktasına da itebileceğini kabul etmiştir. Ona göre asabiyetin doğal bir olay ve toplumsal bir yasa oluşu gibi, asabiyetin hükümdarlığı doğurması da kaçınılmaz bir gelişmedir.

İbn Haldun, asabiyetin doğal bir sonucu olan hükümdarlığın kötülenecek bir kurum olmadığını, bunun tıpkı İslam dini tarafından kötüye kullanılması halinde yasaklanan "gadap" ve "şehvet" gibi bir olgu olduğunu ileri sürmüştür. Nasıl ki dince yasaklanmış şeylerde kullanılan bu sıfatlar meşru ve dince yasaklanmış şeylerde kullanılması halinde gayri meşru oluyorsa, asabiyetin sonucu olan hükümdarlık da aynen böyledir. 

Hükümdarlığın iki yönü vardır. Bir yönü yanlışa, diğer yönü ise doğruya doğrudur. Yönü yanlışa dönük olan hükümdarlık İslamiyet'in kötülediği bir yönetimdir. Halifelik bu olayla hükümdarlığa dönüşmüştür ve bu dönüşüm de asabiyetin doğal bir sonucudur. 

İbn Haldun bu dönüşümü açıkladıktan sonra, gelişmeler sonucu gerçekleşen dönüşüme bir de yorum getirmiştir. Buna göre, hükümdarlığa dönüşmüş olmasına karşın hilafetin kalıcı bir "öz"ü vardır. Değişiklik yalnızca "sebep"te ortaya çıkmakta; amaç başlangıçta "din" olmasına karşılık, sonradan bunun yerini "asabiyet" almaktadır. Ama, hilafetin özü ve amaçları devam etmiştir. Çünkü yeni hükümdarlığın da amaçları, dinin gereklerini yerine getirmek, hedefleri gerçekleştirmek ve adaletle hükmetmektir. 

Bu görüşüyle İbn Haldun, ideal yönetim biçiminin "hilafet" olduğunu, ancak "asabiyetin" doğal bir sonucu olan "saltanat"ın ise kötülenecek bir yönetim olmadığını kabul etmektedir. Saltanatın iyiye kullanıldığında iyi, kötüye kullanıldığında kötü sonuçlar doğurabilecek bir yönetim biçimi olduğunu, bunun dini açıdan eleştirilecek bir yönü olmadığını söylemiştir.

Hükümdarlık:



İbni Haldun, göçebe toplumlarda egemen olan "asabiyet" duygusunun zamanla "Hükümdarlık"ı ortaya çıkardığını ve bunun doğal ve kaçınılmaz bir gerçek olduğunu vurgulamıştır. Ona göre, her toplum, insanların birbirine olan saldırılarını önleyecek, adaleti sağlamak üzere bir yasakçıya ve hükümdara ihtiyaç duyar. O halde yasakçı ve hükümdar olan şahsın asabiyetle diğer güçlere galip gelmesi ve egemen güç olması zaruridir. İşte bu güç "Hükümdarlık" olarak diğer sosyal iktidarlardan farklı bir iktidardır. Diğer iktidarlarda "zora başvurma" ve "kuvvetli tek elinde bulundurma" olguları yoktur. Oysa hükümdarlık, zorla hükmetmektir. 

Hükümdar ve Asabiyet : 

Devletin doğuşunda büyük rol oynayan asabiyet, aynı rolü hükümdar için de oynamaktadır. Asabiyetsiz devlet düşünülemeyeceği gibi, asabiyetsiz hükümdar da düşünülemez. Hükümdarın geleceğine güvenle bakabilmesi için asabiyet sahibi olması gerekir.

İbn Haldun bu konudaki düşüncelerini  şu şekilde açıklıyor: "Bir kabilenin içinde çeşitli aileler ve birçok asabiyetler vardır. Bunların içerisinde en kuvvetli olan asabiyet diğerlerine galip gelir, onları kendisine tabi kılar, asabiyetlerin hepsi bu asabiyetin içinde kaynaşır ve büyük bir asabiyet halini alır. Bu asabiyet daha sonra kendisinden uzak olan diğer asabiyetleri de kendisine tabi kılar. Bu durumda yine mağlup asabiyet galip asabiyetle kaynaşır. Artık bu durumdaki asabiyet "Hükümdarlık" peşinde koşar. Hükümdar ile asabiyet arasındaki ilişkiyi de şu şekilde açıklıyor: "Asabiyetler birbirinden farklıdır. Her asabiyetin kendisine komşu olan diğer kavim ve aşiretlere tahakkümü vardır. Bundan dolayı her asabiyetin hükümdarlığı yoktur. Gerçek anlamda hükümdarlık halkı kendisine boyun eğdiren, vergi toplayan, elçiler gönderen, sınırlarını koruyan ve gücünün üstünde bir güç bulunmayan asabiyete mahsustur. Hükümdarlığın meşhur manası, hakikati ve mahiyeti budur". 

Hükümdar ve Devlet : 


İbn Haldun, devlet ile hükümdar arasında çok sıkı bir ilişkki kurmuş, devletin geleceğini hükümdara bağlamıştır. Devletin büyüyüp gelişmesi, olgunluğa ermesi ve halkın yönetiminden hoşnut olup onu desteklemesi hükümdara bağlıdır. Bunun için hükümdarın halkın iyiliğini düşünmesi, onlara karşı yumuşak olması, affedici olması gerekir. Aksi halde halkın devlete karşı olan güveni sarsılır ve devlet yapısı bozulur ve hükümdarlık yıkılır.

Hükümdar-Devlet ilişkisinde önemli bir başka nokta da, hükümdarın devleti kuran asabiyete mensup olmasıdır. İbn Haldun'un bu görüşünden, devlet yönetiminde soyluluk esasını benimsemiş olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak onun anladığı soyluluk erdemlilik bakımından olup kan bağından kaynaklanan bir soyluluk değildir. Yani sonradan kazanılan erdem ve takva dolu bir soyluluktur. 

İbni Haldun'a Göre Devletin Yıkılması


İbn Haldun çok yönlü bir düşünürdür. İktisat, siyaset bilimi, tarih ve sosyoloji alanında amprik araştırmalarda bulunmuştur. Ancak düşünürümüzün asıl önemi tarih ve sosyoloji alanında yapmış olduğu çalışmalardan kaynaklanır. Gerçekten O, sahip olduğu geniş bilgi birikimi ve bulunmuş olduğu çeşitli ileri kademedeki devlet memurluğu görevlerinden elde ettikleri tecrübeyi, tarihi araştırmalardan sağladığı verilerle yoğurarak, özellikle sosyoloji alanında gözleme dayalı somut ve orijinal açıklamalarda bulunmuştur. Bu yönüyle İbn Haldun sosyal bilimler alanında büyük bir devrim gerçekleştiren bir düşünürdür.

İbni Haldun'un devlet görüşü de, yapmış olduğu sosyolojik araştırmaların sonuçlarına ve yukarıda belirtilen bir kişiliğe sahip oluşuna dayanmaktadır. Bununla beraber İslam dininin hedeflediği toplumsal erdem kural ve öğretileri önemli yer tutmaktadır. Devlete ilişkin diğer görüşlerinde, (örneğin devletin kökeni, asabiyet ve devletin yıkılması) yapmış olduğu araştırmaların sonuçları daha ağır basmaktadır.

XIV. yüzyılda toplulukları "bedevi-hadari" şeklinde bir ayrıma tabi tutarak, bu toplulukların hukuki ve sosyolojik yapılarını modern sosyologlar düzeyinde açıklamıştır. Asabiyet bağı ile kuvvetli bir yapıya sahip olan bedevi toplulukların zamanla yerleşik hayata geçeceklerini ve asabiyet bağı sayesinde devleti kuracaklarını ileri sürmüştür. Devleti, insanların ortak menfaatlerini ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir kurum olarak gören İbn Haldun, devletin kökenini toplum sözleşmesi, devlet kuramı ve tavırlar kavramı ile açıklamıştır.

İbn Haldun, devletin kurulmasında olduğu gibi yıkılmasında da en büyük etkenin "asabiyet" olduğunu ileri sürmüştür. Toplumların ve devletlerin iç dinamiği olan asabiyetin zayıflaması devletin de zayıflaması sonucunu doğurur ve (medeni) hayatın getirmiş olduğu nimetlerden yararlanma da bu sonuç üzerinde çok büyük etkisi vardır. Bu etkinin devlet tarafından önlenmesi mümkün değildir. Çünkü bu, insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi doğal bir sonuçtur.

1- Devletin Doğal Yıkılış Süreci: 


İbni Haldun, devletin doğal yıkılış nedenini "Organizmacı Devlet Kuramı" ile açıklamaya çalışmıştır. Gerçekten O, insan organizması ile devlet arasında bir benzerliğin var olduğunu ileri sürerek, bu benzerlikten hareketle insan organizmasının bağlı olduğu doğal kanuna devletin de bağlı olduğunu kabul etmiştir. Nasıl ki insanlar doğar, büyür ve sonuçta ölürse devlet de aynı şekilde doğar, gelişir ve yıkılır. İbn Haldun insanların doğal ömürlerinin 120 yıl olduğunu, bu sürenin yaklaşık olarak devlet için de aynı olduğunu ileri sürmüştür. Yani devletlerin azami ömrü de, insanların azami ömrü olan 120 yıldır. Ona göre hiçbir güç bu doğal ömrün sona ermesini engelleyemez. 


2- Asabiyetin Zayıflaması Dönemi: 


İbn Haldun, asabiyetin devletin kuruluşunda olduğu kadar yıkılışında da büyük önem taşıdığını bildirmiştir. Ona göre, devletin kurulup genişlemesinden sonra, devlet yöneticilerinin medeniyetin nimetlerine dalıp asıl gerekli olan asabiyeti unutmaları halinde devlet zayıflamaya başlar. Asabiyetin zayıflaması ilk olarak hükümdar ile halkı arasındaki ilişkide görülür. Hükümdar, hesabını veremeyeceği davranışlarda bulunduğundan, halkından korkmaya başlar. Bu durum hükümdarı yalnızlığa iter. Yalnızlık ise onu daha da korkutur. Halktan güveneceği kimse kalmayan hükümdar, yönetimi sağlamak için askere yönelir ve onu maddi açıdan doyurmaya çalışır. Ancak askerin ruhu asabiyet ile de doyurulmadığından kısa zaman sonra asker de halka katılır. Böylece asabiyetin her tabakada zayıflamasıyla devlet adım adım çöküşe doğru gider ve kısa bir süre sonra da yıkılır.

3- Yönetimde Zulüm Dönemi: 


İbn Haldun, devlet yönetiminin iyiliğinin, yönetimi elinde bulunduran kişilerin niceliklerine değil, niteliklerine bağlı olduğunu; buna göre halkın menfaatlerini kollayan, halkı adaletle yöneten yönetimin "iyi" olduğunu; halka korku saran ve onlara zulmeden yöneticilerin yönetiminin ise "kötü" olduğunu söylemektedir. İbn Haldun, devlet yönetiminin zulüm tavrı içinde bulunması halinde halkın devleti savaş alanlarında bırakacağını, devleti yıkmak için isyan edeceğini belirtir. Böyle bir durumdaki devlet de yıkılmaya mahkumdur.


4- Mali Yapının Bozulma Dönemi: 

İbn Haldun, devletin doğasının refah ve lüksü gerektirdiğini, bu nedenle devlet yöneticilerinin gün geçtikçe artacağını ve sonuçta bu israflı tutumun gerektirdiği masrafları devlet gelirinin karşılayamayacağını söyler. Bu durum askeri harcamalara yeterince pay ayrılmaması sonucunu da doğurur. Böylece, devlet, askeri yönden güçsüzleşir ve düşman devletlerinin saldırılarına açık hale gelir. Devlet yönetiminin israf içinde bulunması, fazla harcamaları karşılamak amacıyla halkın vergi borcunu arttırır. Ayrıca vergi alanlarını da arttırır. Yani her türlü alışverişten, pazarlara giriş çıkışa kadar her alana ve iktisadi faaliyete vergi koyar.



5- Devletin Yıklışı:

Vergilerdeki bu artışlar halkın devlete olan güvenini sarsar. Bu durum birçok esnaf ve zanaatkârın işini bırakması sonucunu doğurur. Bu taktirde vergi yükümlülerinin azalması nedeniyle vergilerde de azalmalar görülür. Vergilerin azalması vergi oranlarının arttırılmasını doğurur. Böylece bu yapı kısır döngü içerisinde devam eder. Sonuçta devlet ekonomik olarak zayıflar. Tüm bu durumlar devletin tavırlarının en sonuncusu olan "Beşinci Tavır"ı ifade etmektedir. Böylece bir tavır içerisine giren devletin sonu yıkımdır. Bunu önlemenin çaresi ise yoktur. 


Bu yazı, ibni haldun devlet görüşü, ibni haldun devlet kuramı, ibni haldun islam felsefesi, ibni haldun asabiyet kuramı, ibni haldun devletin 5 aşaması, ibni haldun devletin aşamaları, ibni haldun ve devlet ile ilgilidir.

0 YORUM:

Yorum Gönderme