10 Ağustos 2017

İBNİ HALDUN'UN TARİH VE TOPLUM ANALİZİ





(1332-1406)

Düşünür Olarak İbni Haldun Kimdir? 


Orta Çağ İslam Arap düşünürlerinden olan İbn Haldun çok yönlü ilmi kişiliği ile, gerileme dönemi islam düşüncesinin eşsiz bir dehasıdır. Daha çok tarihçi, sosyolog ve siyasi bilimci olarak tanınan İbn Haldun, aynı zamanda kendine özgü felsefi ve ekonomik görüşleri olan bir ilmi kişiliktir. Söz konusu ilmi sahalardaki görüşlerinin yer aldığı ünlü eseri "Mukaddime" onun bir şaheseridir. 

İbn Haldun mukaddime'sinde, tarih ilminin yol göstericiliği altında sosyal, siyasal ve ekonomik yapıları amprik bir yöntemle inceleyerek bir takım sonuçlar elde etmeye çalışmıştır.

İbn Haldun her şeyden önce bir tarihçidir. Ancak onun tarihçiliği, döneminde yaygın olan tarihçiliğin aksine, tarihi olayların sebep ve sonuçlarının felsefi ve sosyolojik bir yaklaşımla tahlil edildiği farklı bir tarihçilik anlayışıdır.


Tarihi olayların abartılı olarak kuru bir biçimde hikaye edilmesine karşı çıkan İbn Haldun, tarihi olayların incelenmesinden çıkarılacak olan sonuçların diğer sosyal bilimler için birer veri oluşturması gerekliliği üzerinde durarak bu konuda yeni bir çığır açmıştır. Ona göre; tarih ilminin konusu sosyal olaylardır. Bunun için tarihçi, sosyal olayları tarihi seyir içerisinde inceleyip bir takım sonuçlar çıkarmak durumundadır. Bu görüşleriyle İbn Haldun, ilk olarak, tarihçiliğe gerçek anlamda bir bilim olma özeliğini kazandırmıştır.

İbn Haldun tarihçi olduğu kadar sosyologdur. Onun sosyologluğu tarihçi oluşuna bağlı bir durumdur. İbn Haldun sosyoloji biliminin temelini tarih ilmine dayandırmıştır. Ona göre, sosyolojik araştırmalarda sağlıklı sonuçlara varabilmek için tarihin bilinmesi bir zorunluluktur. 


Ulusların geleceği ve esenliği toplumun yasalarını iyi anlamak, onları gereğince değerlendirmek ve o toplumun tarihini iyi bilip sağlıklı bir analizden geçirmeye bağlıdır. O halde sosyolojik araştırmalar tarihle başlamalıdır.

İbn Haldun, Mukaddime'nin "Umran İlmi" başlıklı bölümünde sosyolojik görüş ve tahlillerine geniş yer vermiştir. Ona göre "Umran İlmi"; toplumun ve devletlerin ortaya çıkışlarının, toplumların tarihi seyir içerisinde geçirdikleri evrelerin, en küçük toplumsal birime varıncaya kadar tüm sosyal yapıların çeşitli yönleriyle ele alınıp incelendiği bir bilimdir. İbn Haldun bu ilmin devletler ve uluslar için gerekli olduğunu, zira ancak bu ilim sayesinde devletlerin doğuşları, gelişmeleri, yıkılışları ve buhranlarının öğrenilebilir olduğunu düşünmektedir. 


İbni Haldun'un Eserleri

- Mukaddime
- Kaside-i Bürde şerhi
- İbn Rüşd felsefesi hakkında bir risale
- Kitab el-Mantık
- Kitab el-Hisab
- Marakeş sultanına yazılan bir risale
- Şiire dair bir risale




Mukaddime


İbn Haldun’un arkasında bıraktığı en değerli eseri olan Mukaddime İbn Haldun’un el-İber adlı dünya tarihinin giriş kısmıdır. Gerek el-İber’den ve gerekse diğer yazmış olduğu eserlerden daha çok ilgi görmüş ve ayrı bir kitap olarak basılmıştır.

El-İber’in “Mukaddimesinde tarih ilminin önemine, tarih yazımında takip edilen usullerin araştırılmasına, tarihçilerin düştükleri hatalara, sahip oldukları asılsız kanaatlere ve bunların sebeplerine temas etmiş, tarih ilminin kapsamlı bir tarifini yaparak kendi tarih anlayışını ortaya koymuştur.

“Beşeri ümran ilmi” adını verdiği yeni ve özgü bir ilim dalı kurduğunu, kendisinden önce bu alanda hiç kimsenin çalışma yapmadığını ve bu ilmi kurarken kimseden faydalanmadığını belirten İbn Haldun, güttüğü amaç ve buna ulaşmak için izlediği yöntem hakkında da sağlıklı bilgiler verir.

İbn Haldun’un Tarih Anlayışı


Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer. / İbni Haldun

Eski zamanlarda tarihçilik, olayı tespit etmek veya abartı dolu bir destan name meydana getirmekten ibaretti. İbn Haldun bu yöntemi yıkmış, tarih araştırmalara için yeni bir çığır açmıştır.
İbn Haldun tarihi hükümdarların hayat hikâyelerini, maceralarını anlatmaktan ibaret görmemiş, tarihi böyle görenleri eleştirmiş, tarihi olayların doğuşuna ve gelişmesine tesir eden nedenleri tespit etmiştir. Bir felsefeci edasıyla bu işi yaparken şu iki esasa riayet etmiştir.

1. Tarihi Kaynakları Tenkit: Bu yöntem ile gerçeğe uygun olmayan asılsız rivayetler, doğru olanlardan ayırt edilmektedir. Bu hususu Mukaddime’sinde misallerle anlatmış, rivayetlerin doğruluğunu anlamanın yollarını, bizzat kendisinin kurduğu “ümran ilmi” yardımı ile göstermiştir.

2. Hadiseler arasındaki sebep- sonuç ilişkisinin tespiti: İbn Haldun’a göre tarihte esas kural, olayları sebep- sonuç bağı ile bir diğerine raptetmektedir. Bu demektir ki benzer hadiseleri benzer şartlar veya benzer şartları benzer hadiseler meydana getirmektedir.
İbn Haldun’a göre tarihin bir görünen yüzü ( zahir ) , bir de iç yüzü ( batın ) vardır ve önemli olan ikincisidir. Çünkü zahir tarihçilikte olaylar birbiriyle ilişki kurulmaksızın yüzeysel bir şekilde hikâye edilmekten ibarettir.

İbn Haldun zamanına kadar tarihçiler zahiri tarihçilik yapmışlardır. Dolayısıyla tarihçiler geçmişi eksik tanıtmış, hadiseler arasındaki sebep- sonuç ilişkisini kuramadıkları içinde olayları kopuk bir şekilde anlatmışlardır.
İbn Haldun tarihçilerin bu yanlışını görmüş, olayların görünen ( zahir ) sebeplerinden çok batın ( görünenin arkasındaki asıl soyut sebep) yönünü araştırmıştır.

Ona göre tarihin en önemli yararı geçmişte yaşanmış olayların doğrultusunda içinde yaşanılan zamanı yönlendirmektir.

İbn Haldun’a göre ;”suyun suya benzemesinden çok hal maziye benzer.” Dolayısıyla hâlihazırda ortaya çıkan bir hadise hiçbir şekilde bağlı olduğu geçmişten ait olduğu sosyal hadiselerden ayrılamaz.

Sebebi bilmeden sonucu anlayamadığımız gibi geçmişi bilmeden de şimdiki cemiyeti bilmek imkânsızdır, “çünkü tarih hâlihazır durumun sebebi mesabesindedir”.

İbn Haldun’a Göre İnsan


İbn Haldun’a göre her şeyin temelinde insan vardır. Ama insan yalnız başına bir anlam ifade etmez.

Çünkü insan tabii ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarına ihtiyaç duyduğu gibi varlığını muhafaza edebilmek için de başkalarının yardımına muhtaçtır. İnsanın toplumsal bir varlık oluşu varlığını sürdürmesinin de ön şartıdır.

İbn Haldun’a Göre Asabiyet ve Önemi


İnsanların bir arada yaşayabilmeleri için onları bir arada tutabilecek bir bağın olması gerekir. Bu da asabiyet bilinci ile mümkünüdür. Ancak İbn Haldun’un asabiyet anlayışı sadece asabiyetin bugünkü yaygın anlamıyla ( aynı soya mensup olmak ) sınırlı değildir. Ona göre iki tür asabiyet vardır:

Nesep Asabiyeti: 


Nesep asabiyetinden aynı soydan gelme şartı vardır. Yani nesebin esasını aynı anne babadan veya akrabadan gelen insanların normal şartlar altında diğer insanlara göre daha çok bir arada yaşamak zorunda kalmaları ve aralarında diğerlerine göre daha yoğun bir manevi bağın ortaya çıkması teşkil eder.

Sebep Asabiyeti: 


Nesep asabiyetinde aynı soydan gelme şartı varken sebep asabiyetinde böyle bir şart aranmaz. Toplumu bir arada tutan bir sebep vardır ve bu insanlar bu sebebin etrafında birleşirler. ( aralarında kan bağı bulunmayan İtalyanlar, Almanlar, Fransızlar gibi Avrupalı milletlerin Kudüs’ü kurtarmak için doğudaki Müslümanlara karşı Haçlı birliği kurmaları gibi )

İbn Haldun’a Göre Ümran(Medeniyet) İlmi


Asabiyet bilinci yerleşmiş, Toplum olabilmiş gruplar sosyal hayata katkıda bulunmaya başlarlar. Dolayısıyla kendilerine has kültürlerini ( ümran ) oluşturmaya başlarlar.

İbn Haldun ümran ilmini kurarak bugünkü sosyoloji ilminin temellerini atmıştır. Ona göre tarihi olayları doğru bir şekilde anlayabilmek, yorumlayabilmek ümran ilmi ile mümkündür.

Çünkü tarih sosyal hayattan doğar ve sosyal hayata paralel olarak gelişir. İbn Haldun’un bir “ toplum bilimi” bir tür sosyoloji olarak Ümran ilmine yönelten sebep onun mevcut ve yaygın tarih yazıcılığı karşısındaki eleştirel tutumundan kaynaklandığı söylenebilir.

O, öncelikle tarihçidir ve tarihçilerin tarihsel olayları aktarırken yeterince titiz davranmadıklarını, bu olayların belgelendirilmesinde sadece daha önceki tarihçilere göndermelerde bulunmakla yetinen bir otorite yöntemine sığındıklarını belirtmektedir. Ona göre kendisinden önceki tarihçiler tekil tarihsel olayları bu olaylar arasında nedensel bir ilişki kurma çabasına girmeden kendi tekillikleriyle aktarmaktan öteye gidememişlerdir.

İbn Haldun Tarihçilerde gördüğü bu tür yanlışların çözümünü ümran ilminin eksikliğinde görmüş ve bu ilmi oluşturmuştur.
  
O, insan toplumunun ne olması gerektiği ile değil, ne olduğu ile ilgilenen bir “ bilim” peşindedir. Bu nedenle de o, toplumsal olayları açıklamakta gerçekçi bir yönteme başvurulmasını önermiş ve bunu “ Mukaddime”sinde uygulamıştır.
  

Görüldüğü gibi tarih yazıcılığını hikâye etme etkinliğinden çıkarıp onu izah etme olanağını ümran ilminde bulmuştur. Özetle asabiyet bağı insanları birbirine bağlayarak toplumu, Toplum ise ümranı- kültürü- oluşturur.


İbn Haldun’a Göre Bedevilik ve Hadarilik Teorisi


Bedevîlik: Sözlük anlamı zahir olmak, ortaya çıkmak, görünmek olan bedevilik İbn Hal­dun'un nazariyesinde bir başkasına göre önce çıkan, başlayan (hedavetü'ş-şey) iptida, iptida­ilik; buna bağlı olarak çölde oturan, çadırlar­da yaşayan, kırda, arazide olan ve yerleşik ha­yata geçmeyen insanların genel hayatı tarzı de­mektir. Bedevilik İbn Haldun'a göre Hadarili-ğin karşıtıdır.

Hadarilik: Hazır olmak, kişinin civarı, önü, yanı kök anlamlarından türeme bir kelime olup bedeviliğin karşıtı demektir. Ehl-i hader veya hadeti dendiğinde köylerde, kasaba veya büyük şehirlerde İskan eden, yerleşik hayat ya­şayan insan toplulukları akla gelir.

İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren yazılmış çeşitli sözlük ve ansiklopedik eserlerde "bede­vilik ve haderilik" kelimeleri ele alınmış, eti-mojik ve semantik anlamlan araştırılmıştır. Ne var ki, İbn Haldun'a gelinceye kadar hiç­bir eserde bu kelimelerin lamamiyle beşeri münasebetlerin kökeni, gelişmesi, toplum ha­yatında devlet, yönelim, mülk, siyaset, hukuk ve tarihin değişme seyrini tayin eden köklü sosyolojik anlamlarda kullanıldığını tespit et­mek mümkün değildir. Nitekim dünün klasik ve bugünün modern çalışmalarına baktığımız­da aynı olgunun söz konusu olduğunu görüyo­ruz. Bazı araştırmacıların dediği gibi, "İl-mu'l-Umran"ı yani "umran ilmini" kuran İbni Haldun'un bu alanda ne öncesi vardı ne de sonrası. Umran ilmi İbn Haldun'a özgü bir biIimdir.

İbn Haldun'un geliştirdiği umran biliminde onun teorisini ayakta tutan temel kavramlar vardır: Asabiyet, bedevilik, haderilik, umran, mülk, siyaset vb... Biz burada bedeviliği ve ha-deriliği ele alacağız.

Haderi olana "karari" demek de mümkün­dür. Çünkü ist ikrar ve yerleşik olmakla doğru­dan ilişkili bir tanımlamadır haderilik. Badİye-de yaşayan bedevi insanın karar ve İstikrarı yoktur. Duruma, şartlara ve mevsime göre bir yerden bir yere göçer durur. Haderi olanın ise yeri yurdu bellidir; o, belirli bir coğrafi bölge­de, bir toprak parçası üzerinde karar kılmış, yerleşmiş, yerleşik hale gelmiştir. Çok sayıda İnsanın bir takım nedenlerle belirli bir yerde yerleşmesi, o yeri küçük bir yerleşim birimi olan köy, kasaba (karye) veya büyük bir yerle­şim birimi olan şehir (medine-belde) haline getirir. İbn Haldun da diğerleri gibi karye, bel­de ve medine kelimelerini yerleşme düzeni ve nüfus yoğunluğuna göre farklı anlamlarda kul­lanır.

Şam, Bağdat, Fustal, Kudüs, Medine, Mek­ke gibi büyük şehirlerde yaşayanlara haderi denir; ama her şehir veya köyde yaşayanlara haderi, buna mukabil her göçer topluluğa da bedevi denebilir mi? İbn Haldun, genel bir ta­nımlama ile mağara, orman, sahra ve çadırlar­da, yurtlarda, obalarda, köylerde ve daha kü­çük yerleşme merkezlerinde oturanlara bede­vi der. Bu da gösteriyor ki, göçebelik ve şehir­lilik, bedevi ve haderi hayat tarzının tek ve ni­hai değil, en esaslı vasfıdır. Yoksa kimi şehir varoşlarında yaşayanlar da bîr şehirde veya bîr şehre bitişik yaşıyor olmalarına rağmen gerçekte bedevi sayılırlar. Nitekim, ziraat, yer­leşik hayatla yakından bağlantılı olmakla birlikte, İbn Haldun'a göre hayvancılık ve ziraat bedeviliğe aykırı değildir.

İbn Haldun'un gözünde asıl olan bedevi hayattır; haderilîk sonraları ortaya çıkmıştır ve kökü bedeviliktir. Çünkü haderi hayatın olmadığı zamanlarda bedevi hayat tarzı vardı. İnsanoğlu pek de erken sayılmayacak bir dö­nemde mağara, orman, ağaç kovuğu, sahra, çöl, dağ başları gibi yerlerde yaşarken, önce çadır hayatına (hayme) geçmiş, ardından köy, kasaba ve şehirler teşekkül etmiştir. Ona gö­re, kelimenin etimolojik anlamına uygun ola­rak "Her şeyin en önce ortaya çıkan kısmına bedavet ve bedevi dendiği gibi, insan topluluklarının ilk ortaya çıkan iptidai biçimlerine de bedavet ve bedevilik" denir.

Haderilik ise tarihte sonraları ortaya çıkmış bir olgu dur: "Hadaret Önceki devletlerden son­raki devletlere intikal eder." Burada İbn Hal­dun'un haderiliği umran'a yakınlaştırarak genel kültür ve medeniyet anlamlarında kullandığı görülür.

Bedevi bir topluluğunun haderi bir topluma dönüşebilmesi için gerekli ve kaçınılmaz bir süreç var. Bu süreç, o toplumun bedevilik de­recesi de dahil olmak üzere, bir takım coğrafi, tabii, sosyolojik, maddi ve özellikle iktisadi şartlarıyla yakından ilgilidir. Hiç bir bedevi topluluk bir anda göçebelikten yerleşik haya­ta geçip haderi olamaz. Haderi olacak bir göçebe topluluğun gelişmesinin son aşamasında olması ve asabiyetinin üstün gücünü ve hızını koruması gerekir. Yoksa asabiyetini kaybet­miş veya gevşetmiş bir topluluğa kıyasla un­dan daha geri bir merhalede olan bir başka be­devi topluluk yeni bir hamle yapar, onu geçer ve haderi olabilir. Tarihle bunun örneklerine bol bol rastlamak mümkündür.

Kimi bedevi topluluklar tarımla da uğraştık­ları halde, genelde onların geçim kaynakları doğrudan tabiatta var olan zenginliklerdir. Bundan dolayı bedevilerin geçim şekillerini hayvancılık, avcılık, toplayıcılık ve yer yer de ziraaıçilik tayin eder. Büyük şehir merkezle­rinde yerleşik hayal süren medeni toplumlar ise geçimlerini daha başka yollar ve şekillerle temin ederler. Burada hayat incelmiş, İlişkiler organize olmuş, insanlar arasında iş bölümü teşekkül etmiştir. Bilimler, teknik, sanatlar, za­naat, hırfet ve ticaret, haderi hayatın belli baş­lı görünümleridir. Bedeviler hanı, ilkel ve iş­lenmemiş maddeler üretirken, haderiler çeşit­li teknik ve zenaatlerle işlenmiş, mamul ve ya­rı mamul ürünler, maddeler üretirler. Bu te­mel olgu, bedevilerle haderiler arasındaki ikti­sadi ve ticari münasebetlerde dengenin daima haderiler lehinde ve bedevilerin aleyhinde ge­lişmesine yol açar; böylece bedeviler haderilc-re bağımlı hale gelir. Bedeviler, haderilcre ham veya işlenmemiş mal satar, onlardan ince sanat ve üstün tekniklerle işlenmiş mamul ve yarı mamul madde ve mallar satın alırlar. Bu da bedevilerin daima hadarilerin arkasında sü­rüklenmesi demektir. Geçmiş insan topluluk­larının ve kavimlerin larih tecrübesi gösteri­yor ki, bedeviler hep günün birinde haderi ol­mayı düşlemiş ve bunun için çalışmışlardır.

Burada üzerinde durmamız gereken bir nok­ta var. İbn Haldun tarihi ve sosyolojik bir rea­liteyi tespit edip tasvir etmeye çalışırken, de­ğer hükmü ortaya koymaktan özenle kaçmı­yor. Çünkü ona göre bedevilik de, haderilik de tarihsel gelişmede tabii ve kaçınılmaz olay­lardır. Bundan dolayı ahlaki bakımdan haderi hayat tarzına kıyasla bedevi hayat tarzını aşa­ğılamak, küçümsemek için makul ve haklı bir neden yoktur. Kaldı ki her ikisinin de kendile­rine göre gelişmiş bir ahlak ve kültür anlayışla­rı vardır. İbn Haldun, işte burada "ümran" kav­ramını kullanarak, ümranın hem bedevilerin, hem haderilcrin gelişmiş hayat tarzlarını ifade edebileceğini söyler. Bedevilerin kendilerine özgü ümran ve kültürlerini "Umranu'l-Bede­vi" adlı umran-alt bilimi inceler; Binaü'l-Bede-vi, Sınaatü'l-Bedevi veya Mülkü'l-Bedevi gibi daha alt kollar da yine umran'a bağlı olarak Umranu'l-Bedevi'nin birer türevidirler. Hatta dikkatle İncelendiğinde, İbn Haldun'un şahe­seri olan Mukaddime'de bedevi hayatın tabi­ata daha yakın olması dolayısıyla daha sade ve tabii olduğu, bedevilerin ahlak, mertlik, cesa­ret, şecaat, erdem ve dayanışmada haderilere göre daha İleri ve üstün görülüp övüldükleri, yer yer yüceltiklikleri anlaşılabilir.

Bedevilerin gelişmiş siyasal organizasyonla­rı, devlet örgütleri ve kurumlaşmış toplumsal yapılan yoktur. Her şey kabile dayanışması ve asabiyeti temeli üzerinde yükselir. Göçebe ha­yat yaşayan bedevilerin siyasi sistemleri riyase­te, karşılıklı rıza ve kabule, "şûra"ya ve geliş­miş, köklü törelere bağlıyken, haderiler mülk içinde ve gelişmiş bir siyasi organizasyona bağ­lı olarak yönetilirler. Haderilerİn kurumlaş­mış askeri ve güvenlik örgütleri vardır, hüküm­dar bunlar kanalıyla halk üzerinde hükmünü İcra eder. Haderi toplumlarda gözlenen mülk ve devlet örgütü ile buna dayalı idari sistem (rejim), zor, baskı ve otoriteye dayanır; bede­vilerde ise mutlak İtaat yoktur, karşılıklı bağlı­lık, dayanışma ve köklü töreler vardır. 

Bir topluluk bedevilikten haderiliğe geçer­ken, aşamalı olarak riyaset sistemi de mülke dönüşür. Bu köklü bir değişikliktir ve bir bakı­ma kaçınılmazdır. Çünkü riyasetle yönetilen kabile asabiyetinin nihai amacı mülktür. Aslın­da haderi toplumlarda gözlenen mülk ve dev­let de, bedevi hayattan haderi hayata geçildi­ğinde riyaset tabii olarak mülke dönüşür, sade ve yalın hayat tarzının yerini külfet, şa'şaa, ih­tişam ve gösteriş alır. Bu tarihsel ve toplumsal kaçınılmaz değişimin süresini, biçim ve gücü­nü doğrudan asabiyet belirler. Asabiyeti güçlü ve üstün olan bedeviler bir süre sonra asabi­yet güçleri içinde yaşadıkları yerleşik hayat yü­zünden hayli zayıflamış haderilerle savaşa tu­tuşurlar ve onları yenilgiye uğratarak yerlerini alırlar. Ibn Haldun'a göre başından beri insan­lık tarihini oluşturan temel olgu budur.

İbni Haldun'un 14. yüzyılda ortaya attığı bu köy-şehir ya da kırsal-kentsel hayat karşıtlığı tezi ondokuzuncu yüzyıl sosyolojisinde yeni­den ele alınmaya başlanmıştır, önce araların­da keskin bir karşıtlık olduğu varsayılırken, sonraları birinden öbürüne tedrici bir geçiş ya­şandığı öne sürülmüştür. Örneğin R.Redfield küçük kırsal birimlerden (köylerden) büyük kentlere doğru bir süreklilik içinde geçildiğini iddia eder. Şehirleşmek daha seküler, daha bi­reyci ve daha fazla iş bölümünü gerektirmektedir. Fakat son zamanlarda bu tartışmalar gün­demden kalkmakta olup kent-köy karşıtlığı önemini kaybetmektedir.

İbni Haldun'a Göre Toplum Analizi 




Toplumların Doğuşu: İbn Haldun insanların toplumsal birer varlık olduklarını belirterek, yaşamlarını sürdürebilmeleri için birbirleriyle yardımlaşmak, tehlikelere karşı birbirlerini korumak, kısaca sosyo-ekonomik sorunlarını çözebilmek için bir araya gelmelerinin bir zorunluluk olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, insan doğa karşısında yalnızdır. Sırf bu yalnızlığını gidermek için bile olsa insan, insana ihtiyaç duyar. Kendisine durmadan bir hemcins arar. Çünkü insan, diğer varlıklardan çok farklı bir şekilde yaratılmıştır. Kaldı ki, insanın fizyolojik ihtiyaçları onu bir topluluk oluşturmaya itmektedir. Ayrıca doğanın acımasızlığı da insanı insana bağlanmayı zorunlu kılar. Bütün insanlardan başka, insanın insana karşı olan bir düşmanlığı vardır. İnsan yalnız başına bu sorunları çözse bile, hiçbir zaman bu düşmanlık sorununu çözemeyecek, bunun için de insan daima kendisine bir dost arayacaktır. Tüm bu açıklamalardan şu sonucu çıkartmak mümkündür: Toplumlar, insanların ekonomik ihtiyaçlarını karşılama ve doğal tehlikelere karşı koyma hususunda yardımlaşmalarından doğar. 



Göçebe(Bedevi) Toplumlar: 




İbn Haldun'a göre hiçbir toplum doğuştan yerleşik (medeni) olamaz. Her toplum ilk doğduğunda göçebedir. Bu, sosyal ve doğal şartların bir gereğidir. Göçebelik hayatı toplumun yapısına göre uzun veya kısa olabilir. Fakat bu devreyi geçirmeyen hiç bir toplum medeniyeti oluşturamaz.

Göçebe toplumlar kendi aralarında ikiye ayrılır: Bir kısmı ziraat ve bahçecilik yaparak çiftçilikle uğraşırlar, diğer kısmı ise koyun, keçi, sığır, arı ve ipekböceği gibi hayvanlara ve canlılara bakma işini meslek edinmişlerdir. 

Birinci grup toplum geçimlerini toprak ve ağaçlardan sağladığından çok uzak yerlere gidemezler, belirli bir çevre içerisinde dönüp dolaşırlar. İkinci grup toplum ise her yere gidebilirler. Özellikle çöllere, dönüşü olmayan yerlere kadar uzanabilerler. Hayvan beslemeleri, onları tam bir göçebe hayatı yaşamaya yöneltmiştir.

Göçebe(Bedevi) Toplumların Sosyolojik Yapıları: 


Göçebe toplumlarını oluşturan bireyler birbirlerine çok bağlıdırlar. İbn Haldun bu durumu "asabiyet" kavramı ile açıklıyor. Ona göre asabiyet geliştikçe bireylerin birbirine olan bağlılıkları da artır. Bu bağlılık göçebe toplumların yaşam tarzlarından kaynaklanmaktadır. Bağımsız yaşayan göçebe bir kabile, dıştan tehlikelere karşı kendisini korumak ve doğal ihtiyaçlarını karşılamak için kuvvetli bir dayanışma içerisinde olmalıdır. Böyle bir kabile kendi mensuplarına, dışa karşı uyanık olmayı, kendi aralarında ise dayanışma içinde olmayı telkin eder. Bu şartlar içerisinde göçebe insanı, dışa karşı haşin ve mücadeleci, içe karşı ise merhametli ve yardımsever insandır.

Göçebe toplum ihtiyacı kadar üretir. Konut barınmayı, gıda yaşamayı, giyecek örtünmeyi sağlayacak kadardır. İhtiyaç maddelerinde çeşitlilik ve lüks yoktur. Göçebe insan rahatlığa ve bolluğa alışmadığı için kanaatkardır. Kabilenin çıkarını kendi çıkarlarından üstün tutar, egoist değildir, diğerlerini düşünür ve yüreklidir.


Göçebe(Bedevi) Toplumların Hukuki Yapıları 


Göçebe toplumların kendilerine özgü hukuki yapıları vardır. Bu hukuki yapının temelini "asabiyet" kavramı oluşturmaktadır. Kişileri birbirlerine bağlayan, onları birbirleriyle kaynaştıran asabiyet, bir takım kurallar da ortaya koyar. Asabiyet geliştikçe bu kurallar daha da belirginleşir.

Asabiyet doğarken bir kabile büyüğünü ortaya çıkarır. Bazen bu kabile büyükleri birkaç kişi de olabilir. Toplum ilk dönemlerinde kabile büyüklerinin buyruklarına göre yönetilir. Kabile büyüklerinin buyrukları, toplumun geçmiş yıllarından getirdiği değer yargıları, örf ve adetler hukuki yapının temellerini oluşturur. Göçebe toplumun hukuki yapısının gelişimi bu yöndedir. 


Yerleşik (Medeni, Hadari) Toplumlar: 

İbn Haldun her göçebe toplumun zamanla gelişme göstererek toprağa yerleşeceğini, bunun nedeninin ise göçebe toplumların güç ve servet kazandıkça yerleşik bir hayat sürme isteklerinin artması olduğunu ileri sürmüştür. Böylece göçebe toplumlar yavaş yavaş kasaba ve şehirlere yerleşirler. Bunun sonucu olarak devlet aşaması ortaya çıkar. Devlet aşamasında otorite, insanları dış tehlikelere karşı koruduğundan, insanlar askerlikten ve güvensizlik ortamının doğurduğu yaşam tarzından vazgeçerek, sanat, edebiyat, mimarlık gibi kültürel konularla ilgilenmeye başlarlar. Böylece yerleşik hayatta insanlar kendi zevk ve rahatlarını düşünerek egoist olurlar ve cesaretlerini kaybederler. Ayrıca otoritenin her alanda kendini hissettirmesi insanların bağımsızlık duygularını da yok eder.

Yerleşik toplumların hukuki yapıları göçebe toplumlardan farklıdır. Her şeyden önce yerleşik toplumlarda asabiyet bağı zayıflamış, onun yerini "din bağı" ve "hükümdara sadakat bağı" almıştır. Dolayısıyla bu toplumlardaki hukuki yapı dini kurallar ve hükümdarın koymuş olduğu kurallardan meydana gelir.

İbn Haldun'un toplum kuramı incelendiğinde onun "tarihsel determinizm" anlayışıyla hareket ettiği görülür. Tarihi seyir içerisindeki tüm toplumların "bedevi" yaşamdan "medeni" yaşam biçimine geçiş yaptıklarını, bunun kaçınılmaz genel bir kural olduğunu söylemekle determinist anlayışını ortaya koymuştur.

İbn Haldunun, göçebe toplum-yerleşik toplum ayrımı üzerinde dururken, zamanın Arap, Norman, Berberi, Moğol, Kürt ve Türk topluluklarının yaşam biçimlerini değerlendirip yorumlanmasındaki doğruluk payı yüksektir. Ancak bu konudaki görüşlerini genelleştirip, tarih boyunca ortaya çıkan tüm toplumların söz konusu aşamalardan geçmiş olduğunu söylemesi bir varsayımdan öteye gitmemektedir. 


İbn Haldun'un Asabiyet Kuramı 

İbn haldun'un  devlet görüşünün temelini oluşturan ve üzerinde en çok durduğu kavram asabiyettir. Bu kavram ibn haldun'a özgü olup, başka bir düşünürde bu kavrama rastlanmamaktadır.

Bir aşiretten veya bir aileden gelmek veya bir babanın çocukları olarak kardeş olmak özel bir asabiyet meydana getirir. Asabiyet, sadece nesep birliğinden veya o manadaki diğer bir şeyden hasıl olur. Neseplerdeki semere ve fayda, yardımlaşmaya ve gayrete gelerek imdada koşmaya vesile olan asabiyetten ibarettir.

Bununla birlikte toplumsal örgütlenmenin(oba, mahalle, köy, şehir, ülke, dernek, vakıf, cemaat, tarikat vb.) çap ve yoğunluğunu belirleyen değişken grup duygusu, grup dayanışması (asabiye) dir. Nesep bağlarının kuvvetli olduğu yerlerde nesep asabiyeti, başka yerlerde dini, hissi, mefkürevi olan sebep asabiyeti rol oynar. Asabiyet, bir çeşit sosyal bilinçten başka bir şey değildir. 

Asabiyet; tüm yönlerini içerir bir şekilde şöyle tanımlamak mümkündür: Kişi, grup ve topluluklar arasındaki yardımlaşma, dayanışma ve tehlikelere karşı kendini korumak için biyolojik/organik (Nesep) veya düşünce(sebep) gibi bağlardan doğan, daha sonraları inanç birliğine dönüşerek devletin kurulmasında yol oynayan soyut bir kavramdır. Bu kavram "Nesep Asabiyeti" ve "Sebep Asabiyeti" olarak ikiye ayrılır.


Nesep Asabiyeti: 


Aynı kökten gelen bireyler arasındaki organik bağlılıktır. Bu asabiyet şekli genellikle bozkırlarda yaşayan göçebe toplumlarda görülür. İnsanlarda akrabalık bağı doğuştan vardır. Bu bağ nedeniyle insanlar gayrete gelerek zarara uğrayan ve bir tehlike ile karşılaşan akrabasına yardıma koşar. Göçebe kabilelerin büyümesi halinde, kabilenin ayakta durmasını nesep asabiyeti sağlayamaz. Zira artık kabile büyümüştür ve kabiledeki tüm bireyle aynı soydan gelmemiştir. Bu durumda asabiyetin gücünü koruyabilmesi için nesep asabiyetine dönüşmesi gerekir. 

Sebep Asabiyeti: 



Bu asabiyet şekli göçebe kabilenin yerleşik hayata geçmesiyle oluşur. Yerleşik hayata geçildikten sonra, biyolojik kan bağından doğan nesep asabiyeti ortadan kalkmağa başlar. Onun yerini ideoloji, inanç ve düşünceden kaynaklanan asabiyet alır. Yerleşik hayatta bireyleri soy birliği üzerinde tutmak ve yönlendirmek mümkün olmaz. Zira böyle bir toplumda nesepler karışmış durumdadır. Bunun için yerleşik toplumda bu fonksiyonu "din" görür. Bireyler din siyasetinde birbirlerini severler, sayarlar ve böylece toplumsal düzen sağlanmış olur.

İbn Haldun'un asabiyet kuramı onun genel felsefesinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle toplumsal ve siyasal görüşlerinin temelini "asabiyet kuramı" oluşturmaktadır. İbn Haldun'a göre, devletlerin ortaya çıkışını ve yıkılışını da içeren toplumsal değişmeleri meydana getiren etkenler, her toplumun kendine özgü iç dinamikleridir. Bu dinamikler "asabiyet" (nesep asabiyeti) ve "din" (sebep asabiyeti)'dir. Birbirleriyle sürekli savaş halinde olan göçebe toplumlarda sık rastlanan birinci özellik bir tür sosyal dayanışmadır. Saldırı ve tahrip duygularını hemen harekete geçirebilen bir bağlılık unsurudur. Din ise genellikle yerleşik (medeni) toplumlarda gelişen ruhani kardeşlik duygusundan ve "asabiyet"e göre daha sağlam ve kalıcı bir güçtür. İbn Haldun'un önemsediği toplumsal yapı, asabiyet ile dinin birlikte var olduğu bir toplumsal yapıdır. Bunun için asabiye'nin güçlü olduğu Arap toplumunun İslam dinini kabul etmesiyle oluşturduğu toplumsal yapıyı ideal olarak kabul etmiştir. 



Bu yazı, ibni haldun'un toplum ve devlet kuramı, ibni haldun mukaddime özet, ibni haldun eserleri, ibni haldun fikirleri, ibni haldun tarih anlayışı, ibni haldun toplumu nasıl ele alır, bedevi ve hadari nedir ile ilgilidir.

0 YORUM:

Yorum Gönder